ISSN:1302-9940
Home | About Journal | Editorial Board | Scientific Committee | Information To Authors | Archive | Contact | Türkçe
J Child: 18 (1)
Volume: 18  Issue: 1 - 2018
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Contents

Pages II - III

REVIEW
3.Diagnostic Approach to Urticaria and Angioedema in Children
Deniz Özçeker
doi: 10.5222/j.child.2018.53315  Pages 1 - 9
Ürtiker her yaşta görülebilen, ani başlangıçlı, deride kaşıntılı kızarıklıklar ve kabartılarla ve/veya anjiyo ödem ile seyreden bir hastalıktır. Anjioödem ise sadece deriyi değil mukozaları da tutabilir.Etiyolojide çok sayıda faktör rol oynamakla beraber çocuklarda neden çoğu kez tespit edilemez. Tedavi başarısındaki en önemli nokta, tanının doğru konulmasıdır. Bu nedenle tanı sabırla ve tam bir sistematik değerlendirme ile konulmalıdır. Her iki durumda hem aile de hem de hastada ciddi kaygıya neden olmaktadır. Burada ürtiker ve anjioödeme tanısal yaklaşım güncel bilgiler eşliğinde değerlendirildi.
Urticaria is a disease that can be seen at any age, with sudden onset, itchy redness, and rashes and / or angioedema. Angioedema can not only occur mucous membranes but also the skin. A large number of factors play a role in etiology, but often reason can not be detected in children. The most important point in the success of treatment is making the correct diagnosis. For this reason, the diagnosis should be made with patience and a thorough systematic evaluation. Both cases can cause serious concern both in the family and in the patient. Here, the diagnostic approach to urticaria and angioedema was evaluated in the context of current information.

4.Childhood Absence Epilepsy
Edibe Pembegul Yıldız, Gonca Bektaş, Mine Çalışkan
doi: 10.5222/j.child.2018.09327  Pages 10 - 12
Absans epilepsi, çocukluk çağı idiyopatik jeneralize nöbetlerin sık görülen bir formudur. Bu epileptik sendromda nöbetler; gün içinde onlarca kez tekrarlayan, kısa süreli, farkındalığın ortadan kalktığı ve hareketlerde duraklamanın gözlendiği bilinç kaybı ile karakterizedir. γ-aminobutirik asid(GABA) A ve B reseptörleri, Ca+, sodyum ve klor kanalları mutasyonlarının absans epilepsi ile ilişkisi gösterilmiştir. Glukoz transport defekti-1, erken yaşta tanı alan ve dirençli seyreden absans epilepsi olgularında mutlaka taranmalıdır. En iyi prognoz antiepileptik ilaç tedavisine hızlı yanıt veren olgularda izlenmektedir.
Absence epilepsy is a common form of childhood idiopathic generalized epilepsy. Seizures in this epileptic syndrome; is characterized by a impairment of consciousness that is repeated several times a day, briefly, the awareness is lifted from the middle, and the pauses in the movements are observed. γ-aminobutyric acid(GABA) A and B receptors, Ca+, sodium and chloride channel mutations have been shown to be associated with absent epilepsy. Glucose transport defect 1 should be screened in cases of absent epilepsy diagnosed at early age and resistant. The best prognosis is seen in patients who respond rapidly to treatment with antiepileptic drugs.

RESEARCH ARTICLE
5.Peritoneal Dialysis In Infants: Single Center Experience
Zeynep Yürük Yıldırım Yürük Yıldırım, Cemile Pehlivanoğlu, Alev Yılmaz, Asuman Çoban, Bağdagül Aksu, Sevinç Emre, Ilmay Bilge, Zeynep İnce, Ümmiye Kavas, Gülay Erden, Aydan Şirin
doi: 10.5222/j.child.2018.92485  Pages 13 - 18
GİRİŞ ve AMAÇ: Periton diyalizi (PD), yenidoğan ve süt çocuğu dönemlerinde akut ve kronik böbrek yetersizliğinde en sık uygulanan renal replasman tedavisi olmakla birlikte uygulamada birçok sorunla karşılaşılmaktadır. Çalışmanın amacı bu hasta grubunda PD uygulamalarında görülen sorunları belirlemektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 2002-2013 yılları arasında bilim dalımızda 1 yaş altındayken akut veya kronik PD uygulanan 39 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Yenidoğan ve süt çocuğu grubundaki hastalar PD uygulaması ve komplikasyonları açısından karşılaştırıldı.


BULGULAR: Akut PD 27 (15 yenidoğan, 12 süt çocuğu) hastaya uygulandı. Ortalama akut PD süresi açısından yenidoğan ve süt çocukları arasında fark yoktu (9,2±10,5 ve 11,6±13,7 gün). Komplikasyon oranları açısından yenidoğan (%173,3) ve süt çocukları arasında (%91,6) fark yoktu (p=0,183). Nonenfeksiyöz komplikasyonlar yenidoğanlarda daha sıktı ve en sık görülen komplikasyon kateter sızıntısıydı. Nonenfeksiyöz kompliksyonlar nedeni ile yenidoğanların %46,6'sında ve süt çocuklarının %8,3'ünde kateter yenilendi. Mortalite oranları yenidoğanlarda %66,78 (n=10), süt çocuklarında %58,3 (n=7) bulundu (p=0,706).
Kronik PD 12 hastaya (8 yenidoğan, 4 süt çocuğu) uygulandı. Kronik PD altında ortalama izlem süresi yenidoğanlarda 30,6 ± 25,3 ay ve süt çocuklarında 23,5 ± 23,2 aydı. Genel komplikasyonların oranı açısından iki grup arasında fark olmamakla birlikte, kateter sızıntısı, kateter obstrüksiyonu gibi nonenfeksiyöz komplikasyonlar yenidoğanlarda daha sıktı (212.5% vs 175%)(p=0,035). Enfeksiyöz komplikasyonlar süt çocuklarında daha sık olmasına rağmen iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (150% vs 112.5%) (p=0,646). Mortalite oranları yenidoğanlarda %50 (n=4), süt çocuklarında %50 (n=2) bulundu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Yenidoğanlarda akut ve kronik PD'nin en sık komplikasyonu kateter sızıntısı ve obstrüksiyonu olarak saptanırken süt çocuğunda kronik PD'de en sık komplikasyonunun peritonit olduğu saptandı.
INTRODUCTION: Peritoneal dialysis (PD) is the most commonly used renal replacement therapy in acute and chronic renal insufficiency in neonatal and infantile periods, but many problems are encountered in practice. The aim of the study is to identify the problems seen in PD applications in this group of patients.
METHODS: Between 2002 and 2013, files of 39 patients who underwent acute or chronic PD under 1 year of age in our department were retrospectively reviewed. Patients in the neonatal and infantile group were compared in terms of PD applications and complications.
RESULTS: Acute PD was performed in total 27 patients (15 newborns, 12 infants). Mean duration of acute PD was not different in newborns and infants (9.2±10.5 vs 11.6±13.7 days). Complication rate was not different in newborns (173.3 %) and in infants (91.6%)(p=0.183). Non-infectious complications were more frequent in newborns and the most common complication was pericatheter leakage. The catheter was repositioned in 46.6% of the newborns and in 8.3% of the infants due to non-infectious complications. Mortality rate were 66.7% (n=10) in newborns and 58.3% (n=7) in infants (p=0.706).

Chronic PD was performed in total 12 patients (8 newborns, 4 infants). Mean follow up duration of chronic PD was 30.6 ± 25.3 months and 23.5 ± 23.2 months in infants. Although overall complication rate was not different in two groups, non-infectious complications such as pericatheter leakage, catheter obstruction were more frequent in newborns (212.5% vs 175%)(p=0.035). Although infectious complications were more common in infants (150% vs 112.5%), there was no statistical significance (p=0.646). Mortality rates were found 50% (n = 4) in newborns and 50% (n = 2) in infants.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The most important difficulty of acute and chronic PD in the newborns was pericatheter leakage and catheter obstruction while peritonitis was the most common problem in chronic infantile PD.

6.Evaluation of Charecteristics of Infectious Mononucleous Diagnosis in The Pediatric Infectious Diseases Department
Osman Vural, Özge Metin Akcan, Derya Arslan, Muhammet Yaşar Kılınç, Murat Sütçü
doi: 10.5222/j.child.2018.16023  Pages 19 - 23
GİRİŞ ve AMAÇ: Giriş: Bu çalışmada enfeksiyöz mononükleoz tanısı alan çocukların klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015- Şubat 2016 tarihleri arasında, semptom ve klinik bulguları ile enfeksiyöz mononükleoz düşünülen ve anti-VCA IgM pozitif olan hastalar dahil edildi. Çalışmaya bu kriterleri sağlayan 58 hasta alındı. Hasta dosyalarından olguların yaş, cinsiyet, yakınma ve süresi, fizik muayene bulguları ve laboratuvar sonuçları kaydedildi.
BULGULAR: Olguların 34’ü (% 58,6) erkek olup erkek/ kız oranı 1,4 idi. Hastaların yaş ortalaması 67.3 ± 40.9 ay idi Başvurularında hastaların çoğunun birden fazla yakınması mevcuttu. En sık belirtilen yakınma (% 72,4) boyunda şişlik olup bunu; ateş (% 51,7) ve boğaz ağrısı (% 44,8) izlemekteydi. Bu hastaların 45'inde (% 77,5) lenfadenopati mevcuttu. Bu bulguyu tonsiller hipertrofi (35, % 60,3), splenomegali (20, % 34,4), membranoz tonsillit (15, % 25,9), hepatomegali (12, % 20,6) ve döküntü (10, % 17,2) takip etmekteydi. VCA IgM pozitifliği ile birlikte hastaların % 17,2’sinde EBNA IgG ve % 68,6’sında ise VCA IgG pozitifliği saptandı. Polikliniğimize başvurmadan önce hastaların 28’inin (% 48,2) bir antibiyotik tedavisi kullandığı öğrenildi. Hastaların 10’ unda (% 17,3) döküntü olup 3’ünde döküntünün antibiyotik kullanımı sonrası geliştiği belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Enfeksiyöz mononükleoz, klasik bulguların dışında farklı klinik bulgulara neden olabilir. Birçok viral yada bakteriyel enfeksiyon tablosu ve malignitelerle karışabileceğinden ayırıcı tanıda düşünülmelidir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the clinical, laboratory and radiological findings of patients diagnosed with infectious mononucleosis.
METHODS: Fifty-eight patients who had been diagnosed with infectious mononucleosis according to symptoms and clinical findings in addition to anti viral capsid antigen immunoglobulin M (anti-VCA IgM) positive results between the dates of January 2015 -February 2016 were included in this study. Demographic and clinical data (age, gender, presenting symptom and duration, physical examination findings and results of laboratory tests) was gathered from patients’ files.
RESULTS: Of the cases, 24 ( 41.3%) were female and the male / female ratio was 1.4. The mean age of the children were 67.3 ± 40.9 months.. Thirty four (58.6%) patients were male. Male/female ratio was 1.4. The mean age of the children were 67.3 ± 40.9 months. Most of the patients had more than one presenting symptom. The most common symptoms in order of appeareance were localized swelling in the neck (72.4%), fever ( 51.7%) and sore throat (44.8%). Forty five patients (77.5%) had lymphadenopathy. The other findings were tonsillar hypertrophy (n=35, 60.3%), splenomegaly, (n=20, 34.4%), membranous tonsillitis (n=15, 25.9% ), hepatomegaly (n=12, 20.6%) and rash (n=10, 17.2 %). In addition to anti VCA-IgM positiviy; 17.2% of the patients also had EBNA IgG and 68.9 % had VCA IgG positive results. Twenty eight patients (48.2%) were given antibiotherapy prior to admission. Of 10 patients (17.3%) with rash; 3 (5.1%) had history of previous antibiotic exposure.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Infectious mononucleosis may be presented with several clinical symptoms other than classical findings. It should be considered in differential diagnosis of several viral and bacterial infections, as well as malignancy.

7.The comparison of the effectiveness of leukotriene receptor antagonists and inhaled corticosteroids in children with asthma
Özlem Bostan Gayret, Sedat Öktem, Ayşe Gülnur Tokuç
doi: 10.5222/j.child.2018.30974  Pages 24 - 28
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağı astım tedavisinde lökotrien antagonisti ile inhale kortikosteroidler kullanılmaktadır. Çalışma astım tanısı almış çocuklarda lökotrien reseptör antagonisti ile inhale kortikosteroid tedavisinin etkinliğini karşılaştırmak için yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 6-14 yaş grubunda astım tanısı alan 62 hasta dahil edildi. Hastalar ardışık iki gruba ayrılarak birinci gruba montelukast gece yatmadan önce 5 mg, ikinci gruba inhale kortikosteroid (budesonide) 400 mcg/gün 2 doza bölünerek verildi. Hastalar 6 ay süreyle takip edildi. Değerlendirmede FEV1 deki değişiklikler birincil hedef alındı. Ayrıca tedavi öncesi ve sonrası günlük kısa etkili β2 agonist kullanımı, gece uyanma, acile başvuru, okula devamsızlık değerleri ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre her iki grupta; FEV1 ortalamasında, kısa etkili β2 agonist kullanımı, gece uyanma, acile başvuru ve okula devamsızlık açısından ileri düzeyde düzelme görüldü (p=0,001). Ancak iki grup arasında istatistiki fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Astımlı çocuklarda tek başına monlelukast tedavisi; kolay uygulanabilir, güvenilir ve inhale kortikosteroidler kadar etkili bir seçenek olarak saptanmıştır.
INTRODUCTION: The leukotriene antagonists and inhaled corticosteroids are used in the treatment of childhood asthma. This study was conducted to compare the effectiveness of the leukotriene receptor antagonist and inhaled corticosteroid treatment in children diagnosed with asthma.
METHODS: 62 patients diagnosed with asthma in the age group of 6-14 years were included in the study. Patients were consecutively divided into 2 groups, and the first group was administered with 5 mg of montelukast before sleep and the second group was administered with 400 mcg/day of inhaled corticosteroid (budesonide) by dividing it in two doses. The patients were followed up for 6 months. Primary outcome is changes in the FEV1. Furthermore, daily short-acting β2 agonist use, night awakenings, admission to the emergency department, absenteeism at school were compared before and after the treatment.
RESULTS: After the treatment significant improvement was observed in both groups when compared to the pre-treatment period in terms of the mean FEV1, short-acting β2 agonist use, night awakenings, admission to the emergency department, and absenteeism at school (p=0,001). However, no statistical difference was determined between two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that montelukast therapy alone in children with asthma is an easy-to-administer and safe option, which is as effective as inhaled corticosteroids.

8.Investigation of Acute anthracycline Cardiotoxicity by using HRV Analysis and 24-hour Holter Monitoring
Fatih Dilek, Aygün Dindar, Ahmet Kaya Bilge, Kemal Nişli, Rukiye Eker Ömeroğlu
doi: 10.5222/j.child.2018.38278  Pages 29 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Antrasiklinler çocukluk çağının birçok malignitesinde yaygın olarak kullanılan kemoterapötiklerdir. Fakat, bu etkili ilaçlar akut ve kronik kardiyotoksisiteye neden olabilmektedirler. Biz bu çalışmada akut antrasiklin kardiyotoksisitesini kalp hızı değişkenliği (KHD) analizi ve 24 saat holter monitorizasyonu yöntemleri ile araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 15 akut lenfoblastik lösemi tanılı çocuğa antrasiklin tedavisi alacakları gün öncesinde ve antrasiklin infüzyonu aldıkları gün 24 saatlik holter monitorizasyonu uygulandı. 15 sağlıklı çocuk kontrol grubuna dahil edildi ve bu gruba da bir kez 24 saatlik holter monitorizasyonu uygulandı. KHD’nin parametreleri gece ve gündüz saatleri için ayrı ayrı hesaplandı ve izlenen aritmiler saatlik olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hasta grubunun tedavi öncesi kayıtlarında; gece saatlerinde NN, pNN50 ve HF/LF oranlarının sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak düşük olduğunu saptadık. Tedavi alınan günün gece kayıtlarında HF/LF oranı kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. Holter monitorizasyonu sonuçlarında ise; tedavi alınan günde supraventriküler ve ventriküler ektopi sayılarının kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı saptandı. Ayrıca antrasiklin infüzyonu sırasında hastaların ventriküler ektopi sayıları anlamlı oranda yükseldi ve hastaların %20’sinde ventriküler taşikardi atağı izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KHD analizi sonuçlarımız kronik antrasiklin kardiyotoksisitesi üzerine yapılan çalışmaların sonuçları ile uyumludur. Fakat, bu konuda daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Antrasiklin infüzyonu ciddi aritmileri tetikleyebilir, bu yüzden en azından ilacın infüzyonu sırasında kardiyak monitorizasyon uygulanmasının faydalı olacağı kanısındayız.
INTRODUCTION: Anthracyclines are the class of chemotherapeutics widely used in childhood malignancies. However, these effective drugs can cause acute and chronic cardiotoxicity. In this study, we aimed to investigate acute anthracycline cardiotoxicity using Heart rate variability (HRV) analysis and 24-hour holter monitoring methods.
METHODS: Fifteen children with acute lymphoblastic leukemia underwent 24-hour holter monitoring on the day before the anthracycline treatment and during the day of anthracycline infusion. Fifteen healthy children were included in the control group and this group was performed 24 hour holter monitoring only once. HRV parameters were calculated separately for night and day time and observed arrhythmias were assessed on hourly basis.
RESULTS: In pre-treatment records of the patient group; NN, pNN50 and HF / LF ratios during the night were significantly lower than healthy controls. In addition, on the day of anthracycline treatment HF / LF ratio during the night was significantly lower compared to control group. According to the results of the holter monitorization; the number of supraventricular and ventricular ectopias were significantly increased compared to the control group on the day of anthracycline treatment. Besides, ventricular ectopia numbers of patients increased significantly during anthracycline infusion, and ventricular tachycardia was detected in 20% of patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results are consistent with the results of the HRV analysis studies conducted on chronic anthracycline cardiotoxicity. However, further studies are needed in this regard. Anthracycline infusion may trigger serious arrhythmias, so we believe it would be beneficial to perform cardiac monitoring at least during infusion of the drug.

CASE REPORT
9.A Case of Seven-Year-Old Boy With Lupus Nephritis
Manolya Kara, Nur Canpolat, Isın Kılıçaslan, Salim Çalışkan, Lale Sever, Özgür Kasapçopur
doi: 10.5222/j.child.2018.42104  Pages 39 - 42
Sistemik lupus eritematozus (SLE) çocuklarda erişkinlerden daha nadir gözlenen otoimmün bir hastalıktır. Hastalık 10 yaşın altındaki çocuklarda bilhassa erkeklerde oldukça nadirdir. Tüm yaş grupları içerisinde 16 yaşın üzerinde hastalığın gözükme sıklığı %15 civarındadır. Lupus nefriti, hastalığın en ciddi organ tutulumundan biridir. Olguların yaklaşık %90’ında böbrek tutulumu gözlenmektedir. Lupus nefriti hipertansiyon, proteinüri ve böbrek yetmezliği ile prezente olabileceği gibi asemptomatik de seyredebilir. Seyri sırasında trombotik mikroanjiyopati gibi ağır komplikasyonlar gelişebilir. Literatürdeki son yayınlara göre böbrek tutulumu çocuklarda daha sık gözlenmektedir. Çocuklarda gelişen lupus nefriti daha ağır seyredebilmektedir. Burada; öncesinde yanlışlıkla Henoch Schöenlein Purpura tanısı alan 7 yaşında lupus nefriti olgusu sunulmuştur.
Systemic lupus erythematosus (SLE) is an autoimmune disorder which is less often observed in children than adults. It is uncommon in children younger than age ten years, especially in boys. In all age groups, nearly 15% of all cases have onset of disease before 16 years of age. Lupus nephritis is one of the most serious organ involvements of the disease and its symptoms are generally related to hypertension, proteinuria, and renal failure. Rarely, it also can be asymptomatic. Renal disease occurs in 90% of patients in the course of the disease. It can also be presented with serious thrombotic microangiopathy. Recent reports suggest that renal involvement is more frequent in children than in adults. Childhood-onset lupus nephritis can be more severe than the late-onset disease. We present a 7-year-old boy with lupus nephritis whom was previously misdiagnosed as Henoch Schöenlein Purpura (HSP).

10.A case of galactosemia with atrial septal defect presenting with ascite and liver failure
Mecnun Çetin, Elif Yücel, Kamuran Karaman, Hadi Geylan, Aytül Eren
doi: 10.5222/j.child.2018.53325  Pages 43 - 46
Galaktozemi, galaktoz metabolizmasında rol alan galaktoz-1-fosfat üridil transferaz, galaktokinaz ve üridin difosfat galaktoz-4-epimeraz enzimlerinden birinin eksikliğinden kaynaklanan doğuştan metabolik bir hastalıktır. En sık görülen enzim eksikliği klasik galaktozemiye neden olan galaktoz-1-fosfat üridil transferaz eksikliğidir. Bu enzim eksikliğinde galaktoz ve metabolitleri karaciğer, beyin, lens, böbrekler, dil, deri fibroblastları gibi vucudun değişik yerlerinde birikir. Klinik bulgular genellikle hayatın ilk haftasından sonra ortaya çıkar. En sık görülen klinik bulguları beslenme problemleri, sarılık, kusma, hipotoni ve hepatomegalidir. Nadiren bazı olgular erken dönemde karın şişliği ve batında assit belirtileri ile başvurabilir. Burada yenidoğan döneminde başlayıp hızlı ilerleyen batında assit ile başvuran 29 günlük atrial septal defektli bir galaktozemili olgu sunuldu.
Galactosemia is a congenital metabolic disease resulting from the deficiency of one of the galactose-1-phosphate uridyl transferase, galactokinase and uridine diphosphate galactose-4-epimerase enzymes involved in galactose metabolism. The most common enzyme deficiency is galactose-1-phosphate uridyl transferase deficiency which causes classical galactosemia. In the absence of this enzyme, galactose and its metabolites accumulate in various parts of the body such as the liver, brain, lens, kidneys, tongue, skin fibroblasts. Clinical findings usually emerge after the first week of life. The most common clinical findings are nutritional problems, jaundice, vomiting, hypotonia and hepatomegaly. Rarely, some cases may be seen with early abdominal swelling and ascites in the abdomen. In this study, we presented a case of galactosemia with atrial septal defect of 29 days old who was admitted with ascites in the abdomen that started and progressed in neonatal period.

LookUs & OnlineMakale