ISSN:1302-9940
Home | About Journal | Editorial Board | Scientific Committee | Information To Authors | Archive | Contact | Türkçe
J Child: 18 (2)
Volume: 18  Issue: 2 - 2018
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Approach to the child with recurrent infection.
Murat Sütçü, Manolya Acar, Ayper Somer
doi: 10.5222/j.child.2018.05657  Pages 47 - 51
Aile hekimleri ve pediyatristler sık hastalanma yakınması ile başvuran çocuklarla sık olarak karşı karşıya kalmaktadır. Başka bir açıdan aileler altta yatan ciddi hastalıklar hakkında endişe duymaktadır. Bu çocukların yaklaşık yarısı tamamıyla sağlıklı iken üçte biri ise atopiktir. Primer immün yetmeziğin çocukluk çağı ana bulgusu tekrarlayan enfeksiyonlardır. Hekimlerin ana görevi hızlı tanı ve tedavisi gereken primer immün yetmezlikli çocukları sağlıklı ve atopik çocuklardan ayırmaktır.
Family practitioners and pediatricians often come across with children who are presented with the complaint of frequent ilness. Although families worry about the underlying serious disorders, aproximately half of those children are completely healthy where as one third of them are atopic. Reccurent infections are the main feature of the childhood presentation of primary immunodeficiency diseases. The primary duty of the physicians is to differentiate the minority of these children requiring prompt diagnosis and treatment from those healthy and the atopic ones.

2.Approach to the Treatment of Chronic Diarrhea in Children
Nafiye Urgancı
doi: 10.5222/j.child.2018.47568  Pages 52 - 58
İshal genel olarak günlük dışkı miktarının veya dışkının su içeriğinin artmasıdır. Bebek ve çocuklarda dışkı miktarının 10 gr/kg’/gün; adölesan ve erişkinlerde 200 gr/kg/gün olması ishal olarak tanımlanır. İki haftadan uzun sürenler kronik veya persistan ishal olarak tanımlanmaktadır. Esas patofizyolojik mekanizmalar osmotik, sekretuvar, motilite bozukluğu ve enflamasyondur. İshal nedenleri yaşa göre değişkenlik göstermekle birlikte gelişmekte olan ülkelerde ineksiyonlar sık neden iken gelişmiş ülkelerde fonksiyonel bağırsak hastalıkları, malabsorbsiyon ve inflamatuvar barsak hastalıkları en sık nedenlerini oluşturmaktadır. İyi öykü ve fizik muayenenin dikkatli yapılması, tanı için gereksiz test ve girişim yapılmasını engeller. Tedavide amaç nedene yönelik tedavi, beslenme durumunu düzeltmek ve büyümeyi
sağlamaktır.
Diarrhea is generally an increase in the amount of daily stool or water in the feces. The amount of feces in infants and children is 10 g/kg/day; Adolescents and adults with diarrhea of 200 g/kg/day. Patients who are more than two weeks old are defined as chronic or persistant diarrhea.
The main pathophysiological mechanisms are osmotic, secretory, motility disorders and inflammation. While causes of diarrhea vary according to age, in developing countries frequent causes of incidence are functional intestinal diseases, malabsorption and inflammatory bowel diseases
in developed countries. Careful management of good history and physical examination prevents unnecessary testing and intervention for diagnosis. The goal of treatment is to improve the condition of nutrition and to provide growth.

RESEARCH ARTICLE
3.Evaluation of Cases with Neonatal Cholestasis
Ali Demirhan, Zerrin Önal, Mahir Gülcan
doi: 10.5222/j.child.2018.15045  Pages 59 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı neonatal kolestaz nedeniyle takip edilen çocuk hastaların etiyoloji, tanı yöntemleri, laboratuvar bulguları, tedavi şekilleri ve uzun dönem prognozları açısından geriye dönük olarak incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hayatın ilk üç ayında kolestazı olan hastalar çalışmaya alınmıştır. Hastalar ekstrahepatik kolestaz ve intrahepatik kolestaz olarak gruplandırılmıştır. Ekstrahepatik kolestaz grubu içerisine biliyer atrezi, koyulaşmış safra sendromu ve koledok kisti dahil edilmiştir. Bunların haricinde kalan hastalar intrahepatik kolestaz grubu içerisinde değerlendirilmiştir. Hastaların tanıları, yakınmaları, klinik seyirleri, laboratuvar bulguları ve tedaviye yanıtları incelenerek geriye dönük olarak prognozları değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışma grubu kolestaz tanısı alan hastalar 43 kız (%41), 62 erkek (% 59) cinsiyete sahip olmak üzere toplam 105 hastadan oluştu. Olguların 46’sı (%43,8) prematüre doğmuştu. Otuz altı hasta (%34,3) 30-37 haftalar arasında; 10 hasta (%9,5) 30 haftanın altında olup, 39'unda ise (% 37,1) düşük doğum ağırlığı mevcuttu. Hastaların %81‘ninde intrahepatik, %19’unda ekstrahepatik nedenlere bağlı kolestaz geliştiği saptandı. Akolik dışkı ekstrahepatik kolestaz olguların % 90’nında (18 olgu) intrahepatik olguların %15,3 ünde (13 olgu) olmak üzere toplam 31 olguda görülmüştür. İntrahepatik kolestaz olgularında doğum ağırlığının ekstrahepatik kolestaz olgularına göre daha düşük olduğu saptandı. Klinik seyirlerinde intrahepatik kolestaz hastası 38 olgu (%44,7), ekstrahepatik kolestaz hastası 7 olgu (% 35) düzeldi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda hastaların literatür oranlarından daha geç tanı aldığı görülmüştür. Bu gecikme özellikle biliyer atrezi olgularının erken cerrahi müdahale şansını azaltmaktadır. Ultasonografik görüntülemede "triangular cord sign" belirtisinin literatürden farklı olarak hiç görülmemesi bu konuda eğitim ve tecrübe eksikliğinin olduğunu düşündürmüştür. Bunun dışında GGT yüksekliği, spenomegali, doğum ağırlığı, akolik dışkılama gibi karaciğer hastalığı için anlamlı olacak bulguların gözden kaçması, tanı için hızlı davranılamaması çocuk hekimlerinin farkındalığını artırılması gerektiğine işaret etmektedir.
INTRODUCTION: The present study aimed to retrospectively analyze children with the diagnosis of neonatal cholestasis in terms of aetiology, diagnostic methods, laboratuvary findings as well as treatment modalities and long-term results.
METHODS: Patients who had cholestasis in first three montshs of life included in this study. Patients were grouped as intrahepatic and extrahepatic cholestasis. Biliary atresia, inspissated bile syndrome and choledochal cysts were investigated in intrahepatic cholestasis group. Patients were evaluated retrospectively about their diagnosis, complaints, clinical courses, laborauary findings, responses to treatment and prognosis.
RESULTS: Study group consisted of 43 female (%41), 62 male (%59), total 105 patients. 46 patients (%43) had premature delivery story. 36 patients (%34,3) were born between 30-37 gestation weeks, 10 patients (%9,5) were born before 30 gestation weeks and 39 patients were low birth weight infants. Intrahepatic cholestasis was determined in %81 of the patients; the remaining patients (%19) were extrahepatic cholestasis. With a total of 31 patients, acholic stools were detected in 18 (%90) of patients with extrahepatic cholestasis and in 13 (%15,3) of patients with intrahepatic cholestasis. Birth weightwas lower in patients with intrahepatic cholestasis than those with extrahepatic cholestasis. During the follow-up period, 38 (%44,7) patients with intrahepatic cholestasis and 7 (%35) patients with extrahepatic cholestasis had recovered.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Results of the present study have indicated a significant delay in the diagnosis of neonatal cholestasis. This delay can cause a decrease in the chance of early surgery in cases of BA. Differently from the literature, ultrasonographic examination showed no triangular cord sign in any patients, this may be because of a dearth of education and experience on this topic. Futhermore, underestimation of an increase in GGT, the presence of spleen, birth weight, and significant findings as acholic stools indicates the necessity to expand awareness of pediatric physicians.

4.Investigation of the Satisfaction and Affecting Factors of the Parents Attending to the General Pediatrics Outpatient Clinic
Şennur Keleş, İsmail İşlek
doi: 10.5222/j.child.2018.45577  Pages 69 - 77
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastaların aldıkları sağlık hizmetlerinden memnuniyetleri verilen hizmetlerin niteliğini değerlendirmede önemli ölçütlerden biri olmuştur. Çalışmamızda Genel Pediatri Polikliniğine başvuran hastaların ebeveynlerinden alınan bilgiler doğrultusunda ebeveynlerin memnuniyet düzeylerinin belirlenmesi ve ebeveyn memnuniyetini etkileyen faktörlerin tespit edilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İleriye dönük ve tanımlayıcı bu çalışma, Genel Pediatri Polikliniğine başvuran, iletişim ve dil sorunu olmayan, aydınlatılmış onam formunu onaylayan 500 ebeveyn üzerinde gerçekleştirildi. Ebeveynlerin demografik özellikleri, sosyal güvenceleri, başvuru sayısı ve nedenleri, sonlanma durumları, doktor muayene sırası bekleme ve toplam kalış sürelerinin genel memnuniyet üzerine etkileri incelendi.
BULGULAR: Ebeveynlerin %51’i anne, %30.4’ü baba, %18.6’sı diğer hasta yakınları, yaş ortalaması 34.1+8.9 idi. Hastaların % 30,2'sini bir yaş altı çocuklar, % 27 'sini 1 ile 5 yaş arasındaki çocuklar, % 42.8'ini 5 yaş üzeri çocuklar oluşturuyordu. Ebeveynlerin % 43 'ünün ilkokul mezunu, % 36.6' sının ortaokul ve lise sadece % 15'inin yüksek okul mezunu olduğu bulundu. Ebeveyn genel memnuniyet oranı %72.4 olarak hesaplandı. Tıbbi personel davranışı, bilgilendirme, temizlik ve konforun genel memnuniyet üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu tür çalışmalarla hastanelerin etkin ve verimli bir şekilde hizmet kalitesini arttırması ve toplumun beklentilerine cevap vermesi sağlanabilir.
INTRODUCTION: Patients' satisfaction with the health services they receive has been one of the important criteria for evaluating the quality of the services provided. In our study, it was aimed to determine the satisfaction level of the parents and to determine the factors affecting the parent satisfaction in accordance with the information obtained from the parents of the patients who applied to the General Pediatric Outpatient Clinic.
METHODS: This prospective and descriptive study was carried out on 500 parents who applied to the General Pediatric Outpatient Clinic, who had no communication and language problems, and who approved the informed consent form. The demographic characteristics of the parents, social security, number and reasons of referral, termination status, effects of waiting for doctor examination and total stay duration on general satisfaction were examined.
RESULTS: Of the parents, 51% were mothers, 30.4% were fathers, 18.6% were other relatives, and the mean age was 34.1 + 8.9. Of the patients, 30.2% were children under one year, 27% were children aged 1 to 5 years, and 42.8% were children over 5 years of age. It was found that 43.6% of the parents were primary school graduates, 36.6% were middle schooled and only 15% were high school graduates. The parental overall satisfaction rate was calculated as 72.4%. The effect of medical personnel behavior, information, cleanliness and comfort on overall satisfaction was statistically significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: With such studies, it can be ensured that hospitals effectively increase service quality and respond to community expectations.

5.Evaluation of growth and obesity in children with asthma and allergic rhinitis
Heves Kırmızıbekmez, Mahmut Doğru, Nelgin Gerenli, Seda Öztürkmen, Rahime Gül Yeşiltepe Mutlu
doi: 10.5222/j.child.2018.53254  Pages 78 - 85
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda klinisyen ve ebeveynlerde çocukluk çağındaki büyüme, tartı alımı ve puberte farklılıklarının alerjik hastalıklar ve tedavileri ile ilişkili olduğunu düşünme eğilimi gözlenmektedir. Bu çalışmada alerjik rinit ve astım tanısı ile izlenmekte olan hastaların büyüme, puberte ve tartı alımı durumunun değerlendirilmesi, oksolojik bulguların hastalık süresi, şiddeti ve tedavide kullanılan ilaçlar ile ilişkisinin araştırılması hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Astım ve/veya alerjik rinit nedeniyle takip edilen 82 çocuk alınmış, büyüme ve puberte durumları değerlendirilmiş, altı aylık büyüme hızı hesaplanmıştır. Hastalık süresi 24 ay ve altında olan hastalıklar “kısa”; 25 ay ile 48 ay arasında olanlar orta”; 49 ay ve üzerinde olanlar “uzun” süreli olarak tanımlanmıştır. Hastalar hastalığın şiddetine göre hafif, orta ve ağır olmak üzere üç grupta incelenmiştir.
BULGULAR: Hastaların 44 (%53,7)’ü erkek, 38 (%46,3)'i kız olup, ortalama yaşları 7,6 ± 2,9 yıl (2-15,5yaş) idi. 82 hastanın 29'unda (%35,4) astım, 15'inde (%18,3) allerjik rinit (AR), 38'inde (%46,3) astım ve AR mevcuttu. Hastalar hastalık süresine göre gruplandırıldığında vücut ağırlığı (VA), boy, beden kütle indeksi (BKİ) ve büyüme hızı (BH) açısından gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Hastalık şiddetine göre gruplar arasında VA, boy ve BKİ parametrelerinde gözlenen azalma istatistiksel olarak anlamlı iken (sırasıyla p=0,012, p=0,006, p=0,024), büyüme hızı açısından gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Alerjik hastalık ve uygulanan tedavilerin BKİ'de artışa yol açmadığı, tam tersi hastalık şiddetinin artması ile VA, boy ve BKİ parametrelerinde azalma olduğu tespit edilmiştir. Bulgularımız obezite ile alerjik hastalığın süresi, şiddeti, kullanılan ilaçların dozları ve süreleri arasında ilişki olmadığını desteklemektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Alerjik hastalığı olan çocuklarda saptanan büyüme geriliği, puberte bozukluğu ve normalin üzerinde ağırlık artışı gibi bulgular alerjik hastalığa veya kullanılan ilaçlara bağlanmamalı, sorunların esas nedenleri tespit edilmeye çalışılmalıdır.
INTRODUCTION: In recent years, it has been observed that clinicians and parents are prone to think that variations in growth, puberty and weight gain in childhood are releated with allergic diseases and their treatments. Evaluation of the relationship between auxologic findings and severity, duration and treatments of allergic diseases was aimed in this study. Growth, puberty and weight gain patterns of children with allergic rhinitis and asthma were investigated.
METHODS: Eighty-two patients who were diagnosed with asthma and/or allergic rhinitis (AR) were included and growth status, pubertal development and growth velocity were evaluated. According to the duration, patients were grouped as having “short” (≤24 months); “median”(25-48 months) and “long” (≥49 months) term disease. Patients were also classified in three groups, such as 'mild', 'moderate' and 'severe', according to severity of disease.
RESULTS: Of eighty-two patients (44 (%53,7) boy and 38 (%46,3) girl), mean age 7,6 ± 2,9 years), 29 (%35,4) had asthma, 15 (%18,3) had AR and 38 (%46,3) had asthma and AR. Comparison of weight, height, body mass index (BMI) and growth velocity (GV) SDS values between groups according to duration of disease, revealed no significant difference (p>0,05). Weight, height, body mass index (BMI) SDS were significantly decreased in severe disease group (p=0,012, p=0,006, p=0,024), while GV SDS was not different (p>0,05). Allergic disease or medications were not related with an increase in body mass index (BMI), conversely weight, height and BMI SDS values were found to be negatively correlated with severity of disease. Excessive weight gain was not related either with duration and severity of disease, or with duration or cumulative doses of drugs.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Growth and weight gaining problems should not be attributed to allergic diseases or their treatment. Growth retardation, disorders of puberty or excessive weight gain should be evaluated carefully in terms of actual reasons.

6.Profile of Anemia in pediatric liver transplant recipients
Murat Sütçü, Mustafa Serdar Cantez, Nelgin Gerenli, Özlem Durmaz
doi: 10.5222/j.child.2018.87004  Pages 86 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Karaciğer nakil alıcılarında nakil öncesi ve sonrası dosya kayıtlarından anemi sıklığı, etiyolojisi ve klinik önemi araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hepatobilyer Cerrahi Bilim Dalı ve Pediatrik Hepatoloji Bilim Dalı’nda Mayıs 2000 ve Şubat 2011 tarihleri arasında karaciğer nakli uygulanmış 97 çocuk hastadan dosyalarına ulaşılan 81 olgu alındı. Dosya kayıtlarından nakil öncesi ve nakil sonrası 1.gün, 1.hafta, 1.ay hematolojik bulgular kaydedildi.
BULGULAR: Çalışma grubunun çoğunluğu erkek cinsiyette (% 67.9) ve canlı vericiden (% 76.5) nakil olmuş olgulardan oluşmaktaydı. Nakil olma yası medyan 54 aydı ve nakil nedenlerinin çoğunluğunu hipersplenizm bulgularının eslik ettiği kolestatik karaciğer hastalıkları (% 37), metabolik karaciğer hastalıkları (% 19.7) ve kriptojenik siroz ( % 13.5) oluşturmakta idi. Anemi nakil öncesi 50 (% 61.7) olguda saptanırken nakil sonrası 1. gün 63 (% 77.8), 1. hafta 51 (% 63.0) ve 1. ay 41 (% 50.6) olguda görüldü. Olgularda nakil öncesi anemi varlığı ile nakil sonrası anemi varlığı arasındaki ilişki anlamlı bulundu (p<0.05). Ortalama Hb değeri nakil öncesinde 10.0±1.4 g/dl saptanırken nakil sonrası 1.gün 9.42±1.3 g/dl, 1.hafta 9.75±1.2 g/dl, 1.ay 10.2±1.6 g/dl bulundu. Nakil öncesi ve sonrasında Hb değişimi istatiksel açıdan anlamlı bulundu. Nakil öncesi anemi saptanan 50 olgunun 36’sında splenomegali mevcuttu. Nakil öncesi anemi ile splenomegali arasında anlamlı ilişki saptandı. Nakil sonrası 1. ayda anemi saptanan 41olgunun 19’unda splenomegali mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Karaciğer nakli sonrası anemi sıklığı erken dönemde (1.gün % 77.8) artarken hafifleyen hipersplenizmin etkisiyle 1. ay (% 50.6) anlamlı olarak azalmıştır. Ayrıca nakil öncesi anemi sıklığında belirleyici rolü olan splenomegalinin nakil sonrası dönemde önemini kaybetmektedir.
INTRODUCTION: To investigate the frequency, etiology and clinical significance of anemia in pediatric liver transplant recipients according to the pre-transplant and post-transplant file records.
METHODS: The study includes the 81 of 97 children, underwent liver transplantation between May 2000 and February 2011 at the Istanbul University Istanbul School of Medicine Departments of Hepatobiliary Surgery and Pediatric Hepatology, and who had the complete file records. We recorded hemoglobin values before the transplant, and at 1st day, 1st week and 1st month after transplantation.
RESULTS: Majority of the transplanted children were males (67.9%) and most received a liver segment from living donors (76.5%). The median age of the patients was 54 months and most common transplantation indication were; cholestatic liver diseases (37%), metabolic liver disease (19.7%) and cryptogenic cirrhosis (13.5%) mostly with signs of hypersplenism. Anemia was detected in fifty cases (61.7%) of pre-transplant, but in 63 cases (77.8%) of first day of post-transplant, in 51 cases (63.0%) of first week of post-transplant and in 41 cases (50.6%) of first month of post-transplant. The mean Hb value in pre-transplant was 10.0±1.4g/dl, it was 9.42±1.32 g/dl in first day of post-transplantation, it was 9.75±1.20 g/dl in first week of post-transplantation and it was 10.2±1.56 g/dl in first month of post-transplantation. The Hb change between pre- and post- transplant was significant. Splenomegaly was detected in 36 of 50 cases with anemia in pre-transplant. There was significant difference between splenomegaly and anemia in pre-transplant. Splenomegaly was detected in 19 of 41 cases with anemia in first month of post-transplant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The frequency of anemia has increased in earl period of transplantation (77.8% in first day) while has significantly decreased in first month of transplantation (50.6%) by effect of hypersplenism. In addition, splenomegaly that has determinant role in frequency of anemia in pre-transplant period had lost its significance after transplantation.

CASE REPORT
7.Vancomycin and Linezolid Combination for the Treatment of Resistant Gram Positive Infection: Case Report
Sevliya Öcal Demir, Gürkan Atay, Özge Kangallı, Manolya Kara, Özge Kaba, Emel Çakar, Mehmet Akif Durmuş, Selda Hançerli Törün, Gülden Gökçay, Mübeccel Demirkol, Nezahat Gürler, Ayper Somer
doi: 10.5222/j.child.2018.58224  Pages 93 - 96
Linezolid ve vankomisin çok ilaca dirençli gram pozitif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde günümüzde başarıyla kullanılmaktadır. Etki spektrumlarının benzerliği nedeniyle klasik olarak birlikte kullanılmazlar. Bu yazıda, ventilatör ilişkili pnömoni ve kateter ilişkili kan akımı enfeksiyonu nedeniyle; vankomisin ve linezolid tedavilerinin beraber kullanıldığı ve tedaviye olumlu yanıt alınan bir hastayı sunduk. Edindiğimiz tecrübe, linezolid tedavisi almakta olan hastada dirençli gram pozitif bakteriler ile bakteriostatik tedavi verilemeyecek kadar ciddi yeni bir enfeksiyon geliştiğinde, linezolid ve vankomisin tedavilerini beraber kullanabileceğimiz kanısı oluşturdu.
Linezolid and vancomycin have been used successfully in the treatment of infections caused by multidrug resistant gram-positive bacteria. Due to the similarity of the antibacterial spectrum, they are not classically used in combination. Herein we present a patient who was successfully treated for catheter-related bloodstream infection and ventilator-associated pneumonia with linezolid and vancomycin combination. Our experience was that; linezolid and vancomycin combination can be used when either patient has a resistant gram positive bacterial infection or has a new onset severe infection that can not be treated with bacteriostatic agents.

LookUs & OnlineMakale