ISSN:1302-9940
Home | About Journal | Editorial Board | Scientific Committee | Information To Authors | Archive | Contact | Türkçe
J Child: 19 (1)
Volume: 19  Issue: 1 - 2019
Hide Abstracts | << Back
1.Contents

Pages I - IV

2.Author Information

Pages V - VI

REVIEW
3.Food Protein Induced Enterocolitis Syndrome
Zeynep Hızlı Demirkale, Zeynep Tamay
doi: 10.5222/j.child.2019.08760  Pages 1 - 9
Besin proteini ilişkili enterokolit sendromu (BPİES), immunglobulin E (IgE) aracılı olmayan besin alerjisidir. BPİES’in patofizyolojisi henüz tam aydınlatılamamakla birlikte, patofizyolojisinde hücre aracılı mekanizmaların sorumlu olduğu düşünülmektedir. Akut ve kronik olmak üzere iki şekilde sınıflandırılır. Tanı koydurucu laboratuvar testleri yoktur fakat ayırıcı tanıya giren diğer hastalıklar için laboratuvar yöntemlerinden yararlanılabilir. Tanı şüpheli besin diyetten çıkarıldıktan sonra şikayetlerin tamamen düzelmesi ve besin provokasyonla tekrar verildiğinde akut BPİES bulgularının oluşması ile konulur. Akut BPİES sık görülen diğer çocukluk çağı hastalıkları ile karıştırılabilir. Bu derlemede, BPİES’in klinik bulguları, tanısı, ayırıcı tanıya giren hastalıkları, tedavisi ve izlemi son yayınlar ve öneriler eşliğinde incelenmiştir.
Food protein–induced enterocolitis syndrome (FPIES) is a non-immunoglobulin E (IgE) mediated food allergy. However, the exact pathophysiology of FPIES is not clearly understood, cell mediated mechanisms are considered responsible. FPIES is classified in two forms: acute and chronic. There are no diagnostic laboratory tests for FBIES but laboratory methods can be used for differential diagnosis. The diagnosis of FPIES is based on clinical responses to elimination diets with resolution of symptoms, oral food challenges with reappearance of symptoms following ingestion of the offending food. Acute FPIES can be misdiagnosed to other common childhood diseases. In this review, the clinical findings, diagnosis, diseases of the differential diagnosis, treatments and follow-up of BPIES are examined in the light of the latest publications and recommendations.

RESEARCH ARTICLE
4.One-year follow-up results of infants with antenatal hydronephrosis
Duygu Övünç Hacıhamdioğlu, Zekiye Küpçü, Gamze Özgürhan
doi: 10.5222/j.child.2019.26214  Pages 10 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: Merkezimizde izlenen antenatal hidronefroz tanılı çocukların bir yıllık izlem sonuçlarınn sunulması amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz çocuk nefroloji polikliniğine başvuran antenatal hidronefroz tanısı almış 0-24 aylık infantlar Çocuk Nefroloji̇ Derneği̇ Konjenital Böbrek ve Üriner Yol Anomalileri Çalışma Grubunun İzlem klavuzuna gore takip edilmiştir
BULGULAR: Antenatal dçnemde hidronefroz tanısı almış 93 (64 erkek) hastann postnatal 3-4. Günler ve 4-6.haftalar arasındaki ultrasonografi sonuçlarına göre 5 hasta (%5.4) normal, 70 hasta (%75.3) hafif, 14 hasta (%15.1) orta ve 4 hasta (%4.3) ciddi hidronefroz tanısı almıştır. On hastaya voiding sistoğretrografi, 8 hastaya MAG3 sintigrafi uygulanmıştır. İki hasta unilateral 4. Derecli reflü tanısı ve 2 hasta unilateral ureteropelvik bileşke darlığı tanısı almıştır. Ureteropelvik bileşke darlığı olan hastakardan birine piyeloplasti uygulanmıştır. Bir yılık izlem sonunda 88 hastadan 47’sinde (%53.4) anteropeterior çapı <7 mm idi ve 7’sinde (%8’i) ciddi hidronefroz bulunmaktaydı. Üç olgu orta düzeyden ciddi düzeye ilerledi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalarımızdaki antenatal hidronefrozun en sık sebebi geçici antenatal hidronefrozdur. Ancak ilerleme eğiliminde olan olgular için izlem önemlidir.
INTRODUCTION: Our purpose is that to present the results of the one year follow up of infants who were diagnosed with antenatal hydronephrosis
METHODS: The guideline is summarized as figure 1. according to the Turkish Pediatric Nephrology Society CAKUT (Congenital Anomalies of Kidney and Urinary Tract) Guidelines.
RESULTS: Ninety-three infants (64 males,0.83 years, range 0.1-2.1 years) were followed up. According to 3-4th days and 4-6th week ultrasonography results 5 (5.4%) patients had normal, 70 (75.3%) patients had mild, 14 (15.1%) patients had moderate and 4(4.3%) patients had severe hydronephrosis. Voiding cystourethrogram (VCUG) was performed in 10 (10,7%) patients, 2 of them had unilateral grade 4 vesico-ureteric reflux (VUR). MAG3 scan was performed in 8 (8,6%) patients, two of them had ureteropelvic junction obstruction, one of them had pyeloplasty. After one year follow-up of 88 infants, 47(53.4%) patients had normal, 23(26.1%) patients had mild, 11(12.5%) patients had moderate and 7(8%) patients had severe hydronephrosis. Three cases (3.4%) progressed from moderate to severe. Six patients who to whom both VCUG and MAG3 had been performed no pathologic finding was observed. In none of them clinic disease such as urinary tract infection or failure thrived occured.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Regular follow-up of antenatal hydronephrosis cases; while preventing unnecessary invasive testing of transient hydronephrosis, provides early intervention in cases of high risk for urinary system anomaly.

5.Iron Deficiency Status of Children at 9 and 24 Months Who Received Iron Prophylaxis
Zehra Mutafoğlu, Bahar Kural
doi: 10.5222/j.child.2019.46503  Pages 16 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Demir eksikliği dünyada 4-24 ay arası çocuklarda aneminin en sık nedenidir. Ülkemizde Sağlık Bakanlığı’nın önerisi üzerine, 2004 yılından beri tüm çocuklara 4. Aydan itibaren demir proflaksisi başlanmaktadır.Çalışmanın amacı demir proflaksi alan çocuklarda 9. Ayda demir eksikliği anemisi sıklığı araştırmak, 1. yaşa kadar proflaksiye devam edilen veya demir eksikliği anemisi tedavisi alan çocukların, 24 aylıkken demir eksikliği anemisi sıklığını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif tanımlayıcı çalışma, Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlıklı Çocuk İzlem Polikliniğinde izlenen 54’ü erkek, 42’si kız olmak üzere toplam 97 çocuk verileri incelenerek yapılmıştır. Dördüncü ayda demir profilaksisi başlanan çocuklarda doğum ağırlıkları, 9.aydaki ağırlık ve kan hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hacmi, eritrosit dağılım genişliği, demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin değerleri ölçümü ile demir eksikliği anemisi sıklığı araştırılmıştır. Dokuzuncu ayda demir eksikliği anemisi tanısı alan çocuklara tedavi dozunda demir başlanırken, anemi saptanmayanlara proflaksi dozunda demir 12.aya kadar devam edilmiştir. Çocuklar 24 aylık olduğunda, aynı parametreler üzerinden yeniden değerlendirilmiş, demir eksikliği anemisi sıklığı araştırılıp, 9. ve 24. aylarındaki demir eksikliği anemisi durumları karşılaştırılmıştır. Çalışma grubunun sosyoekonomik düzeyinin belirlenmesi için ebeveynlerin eğitim durumları araştırılmıştır.
BULGULAR: Demir proflaksisi 4. Ayda başlanan çocuklarda, 9. Ayda demir eksikliği anemisi sıklığı %44,8’dir. Demir proflaksisi veya demir tedavisi 12. Ayda kesilen çocuklarda demir eksikliği anemisi sıklığı 24. Ayda %33 saptanmıştır. İki yaşta anemi saptanan olguların %56,3’ünün 9. ayda da anemik olduğu görülmiştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlıklı çocuk izlem polikliniğinde rutin takipleri yapılan, yüksek sosyoekonomik düzeye sahip ailelerin çocuklarında demir eksikliği anemisi bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir.
INTRODUCTION: Iron deficiency is the most common cause of anemia in children 4-24 months in the world. In our country, since 2004, iron prophylaxis is been started to all children from the 4th month on the recommendation of the Ministry of Health. The aim of this study was to determine the frequency of iron deficiency anemia in children with iron prophylaxis at 9 months of age and to determine the frequency of iron deficiency anemia at 24 months of age for those who were continued with prophlaxis or treatment for iron deficiency until 1 years of age.

METHODS: This retrospective descriptive study was performed on a total of 97 children, 54 of whom were male and 42 were female, followed in Bakirkoy Sadi Konuk Education and Research Hospital's Healthy Child Outpatient Clinic. The frequency of iron deficiency anemia was studies by measuring birth weights, weight and blood hemoglobin, hematocrit, mean erythrocyte volume, erythrocyte distribution width, iron, iron binding capacity, ferritin values in children at the 9th month, who who were started iron prophlaxis at 4 months. Children who were diagnosed with iron deficiency anemia at the 9th month were started iron at the treatment dose whereas children who had no anemia continued iron prophylaxis until 12 months of age. When children were 24 months old, they were re-evaluated on the same parameters, frequency of iron deficiency anemia was investigated and iron deficiency anemia at 9th and 24th months were compared. In order to determine the socioeconomic level of the study group, the educational status of parents were investigated.
RESULTS: This retrospective descriptive study was performed on a total of 97 children, 54 of whom were male and 42 were female, followed in Bakirkoy Sadi Konuk Education and Research Hospital's Healthy Child Outpatient Clinic. The frequency of iron deficiency anemia was studies by measuring birth weights, weight and blood hemoglobin, hematocrit, mean erythrocyte volume, erythrocyte distribution width, iron, iron binding capacity, ferritin values in children at the 9th month, who who were started iron prophlaxis at 4 months. Children who were diagnosed with iron deficiency anemia at the 9th month were started iron at the treatment dose whereas children who had no anemia continued iron prophylaxis until 12 months of age. When children were 24 months old, they were re-evaluated on the same parameters, frequency of iron deficiency anemia was investigated and iron deficiency anemia at 9th and 24th months were compared. In order to determine the socioeconomic level of the study group, the educational status of parents were investigated.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Iron deficiency anemia continues to be a health problem in the children of families with high socioeconomic status who are followed-up routinely in healthy child follow-up clinic.

6.
Akut Lenfoblastik Lösemide İmmunfenotipleme ve Klinik ile İlişkisi
Mesut Garipardıç, Zeynep Karakas, Rumeysa Tuna, Aysegul Unuvar
doi: 10.5222/j.child.2019.80775  Pages 21 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut lenfoblastik lösemi(ALL) tanılı çocuk hastalarda immunfenotipleme ve klinik özelliklerle ilişkisini değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Merkezimizde 1989-2007 yılları arasında ALL tanısı almış ve tedavi edilmiş olan 18 yaş altındaki 192 hastada akım sitometri ile incelenen immunfenotipleme sonuçlarının klinik özellikler ile ilişkisi değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların 79’unu (%41.1) kız, 113’ünü (% 58.9) ise erkek hastalar olusturmaktaydı. Olgular prekürsör-B hücreli ve T-hücreli ALL olarak 2 gruba ayrıldı. T hücreli ALL erkeklerin % 27.6’sında görülürken, bu oran kızlarda % 14.2 idi (p=0.038) Yas grupları immunfenotiplendirmeye göre değerlendirildiğinde, 1 yas altında tüm hastalar prekürsör-B ALL grubunda iken, 1-10 yas arasındaki olguların %82.9’u prekürsör B ALL, %17.1’si T-ALL’li grubunda, ≥10 yas üzerindeki olguların %58.6’sı prekürsör B ALL’li, %41.4’ü T-ALL grubunda idi. (p: 0,002) Hiperlökositoz, ekstrameduller tutulum, lenfadenopati ve mediastinel kitle T hücreli ALL grubunda anlamlı olarak daha sık görüldü. T hücreli ALL sıklığının yıllar içinde azaldığı görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akut lenfoblastik lösemi erkeklerde kız cinsiyete göre daha fazla görülmektedir. Erkek çocuklarda ve 10 yaş üstünde T hücreli ALL sıklığı artmaktadır. Lenfadenomegali, mediastinel kitle, ekstramedüller tutulum ve hiperlökositoz sıklığı, T hücreli ALL grubunda prekürsör B hücreli ALL grubuna göre anlamlı olarak artmaktadır. T hücreli ALL sıklığının yıllar içinde azaldığı bunun sosyo-ekonomik düzeyde iyileşme ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür.



EXPERIMENTAL WORK
7.The Renal Structural and Functional Changes ID in Rats with Intrauterine Growth Retardation and its Correlation to Serum Leptin Level
Sebahat Tülpar, Zübeyde Gündüz, Nurcan Dursun, Figen Öztürk, Nedret Koç
doi: 10.5222/j.child.2019.92259  Pages 27 - 36
GİRİŞ ve AMAÇ: Metinin tamamı İngilizce
YÖNTEM ve GEREÇLER: Metinin tamamı İngilizce
BULGULAR: Metinin tamamı İngilizce
TARTIŞMA ve SONUÇ: Metinin tamamı İngilizce
INTRODUCTION: Our aim was to determine the effects of intrauterine growth retardation (IUGR) on the kidney and whether serum leptin level was associated with these changes.
METHODS: After feeding with standard diet for 7 days pregnant rats divided into 2 groups in the 8th day. While the control group continued to feed with normal diet during pregnancy, the study group fed with only half of normal needs. Evaluations were performed in fetuses at day 21 and 3, 6, 16 weeks of age in offsprings. The kidney was investigated according to weight, light microscopy
findings, nephron number and glomerular volume as structural. Renal excretory function was determined for functional evaluation. Fetuses and 3 weeks old rat kidneys were investigated only structurally. Serum leptin levels were measured at 3, 6,16 weeks of age, direct blood pressure and renal blood flow were measured at 16 week of age.
RESULTS: Renal weights were lower in the IUGR groups. In IUGR group, nephron number was found to be lower in fetuses and 16-week-old. Urine flow rate, renal blood flow, GFR, excretions Na, K and, Mg were lower in the 16-week group compared to control but protein excretion was higher and blood pressure was normal. The IUGR rats had significantly elevated serum leptin levels at 3-week-old. The leptin levels in 6-week-old females were higher than controls by almost 60 %. For all ages there was a negative correlation between with leptin levels and fractional kidney weight. Leptin level and urine volume were correlated in the 6-week-old rats. There were positive correlations between leptin and blood pressure, excretions creatinin, Na and K at 16-week-old rats.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, temporary increase of serum leptin concentration during weaning may not be associated with the deleterious effect of kidney structure and function at least until early adulthood in IUGR.

CASE REPORT
8.
Orak Hücreli Anemili Hastada Akut Göğüs Sendromu: Olgu Sunumu ve Literatürün Gözden Geçirilmesi Acute Chest Syndrome in Children with Sickle Cell Disease: Case Report and Review of the Literature
Nergis Akay, Deniz Tugcu, Rumeysa Tuna, Suheyla Ocak, Serap Karaman, Aysegul Unuvar, Sevgi Kalayoglu Besisik, Zeynep Karakas
doi: 10.5222/j.child.2019.59913  Pages 37 - 42
Orak hücre anemisi (OHA) dünyada en sık görülen hemoglobinopatilerdendir. OHA taşıyıcılığı sıklığı Türkiye genelinde %0.3-0.6 arasındayken, özellikle Çukurova bölgesinde bazı yörelerde bu sıklık %3-44’e ulaşmaktadır. Sıklığının artması öngörülen bu hastalığın en önemli komplikasyonu vazookluzif ağrılı krizler olup patofizyolojisinde HbS polimerizasyonu sorumludur. Akut komplikasyonlar arasında gösterilen akut göğüs sendromu; ikinci en sık hastanede yatış ve mortalite nedeni olarak gösterilmektedir. Akut göğüs sendromu gelişen hastalara ilk yaklaşım destekleyici tedaviler iken, solunum bulgularında ve akciğer grafisinde kötüleşme, oksijen desteği gerektirecek kadar hipokseminin derinleşmesi durumunda; basit transfüzyon tedavi için yeterli olamamaktadır. Terapötik eritrosit aferezi; orak hücre hastalığı komplikasyonlarını tedavi etmek amacı ile yapılabilmektedir. Bu makalede orak hücre anemili tanısı ile izlenen ve akut göğüs sendromu gelişen olgumuzun, destek tedavileri ve terapötik eritrosit aferezi ile başarılı tedavisi sunulmuştur.
Sickle cell disease is the most common hemoglobinopathy all over the world.While the prevalance of sickle cell disease trait in Turkey is %0.3-0.6,especially some places in Çukurova area it reaches the level of %3-44.The most important complication of this disease, which is expected to increase in frequency and HbS polymerization is responsible in pathophysiology, is the vaso- occlusive pain crisis. As an acute complication acute chest syndrome is the second most common cause of hospitalization and mortality. İnitial approach to patients which has an acute chest syndrome includes supportive treatments. Whereas; basic transfusion is not enough if there is worsening in respiration sign and chest radiography; deepening hypoxemia which requires an oxygen support. Therapeutic red cell apheresis can be used the aim of treat acute complication of sickle cell disease. In this article we present the successful therapeutic red cell apheresis and supportive treatments that we practise in our case who we follow up as a sickle cell disease and then develops acute chest syndrome.

9.Rapid Progressive Glomerulonephritis With Acute Poststreptococcal Glomerulonephritis
Ayşe Pınar Göksu Çetinkaya, Özde Nisa Türkkan, Emine Özlem Çam Delebe, Zeynep Yuruk Yildirim, Yasemin Ozluk, Işın Kılıçaslan, Ahmet Nevzat Nayır
doi: 10.5222/j.child.2019.82574  Pages 43 - 47
Akut poststreptokoksik glomerülonefrit prognozu oldukça iyi bir hastalıktır. Hızlı ilerleyen glomerülonefrit, postinfeksiyöz glomerülonefritin nadir bir şeklidir. Akut nefritik sendrom olarak tanımlanan ve hızla ilerleyen, birkaç ay içinde böbrek fonksiyon kaybı olan hızlı progresif glomerülonefrit tanısı patolojide % 50’nin üstünde kresent oluşumuyla konur.
Hızlı ilerleyen glomerülonefritte böbrek fonksiyonlarını korumak için erken teşhis ve tedavi önemlidir. Erken teşhis ve tedavi edilen bu hastalar genel olarak iyi bir klinik prognoza sahiptir. Olgumuz 11 yaşında cilt enfeksiyonu sonrası glomerülonefrit tablosuyla gelen erkek hastadır. Böbrek biyopsisiyle hızlı ilerleyen glomerülonefrit tanısı almıştır. Akut poststreptokoksik glomerülonefritte hızlı ilerleyen glomerülonefrit gelişiminin nadir olması ve tedaviler sonrası iyi prognozlu seyretmesi nedeniyle sunulmuştur.
The eventual outcome of acute poststreptococcal glomerulonephiritis is perfect in most cases. Rapidly progressive glomerulonephritis is a rare form of postinfectious glomerulonephritis.
Rapidly progressive glomerulonephritis defined as acute nephritic syndrome with dramatic loss of renal function within a few months, is related with crescentic glomerulonephritis, which requires ≥50% crescents in the pathological evaluation.
This patient achieving a good clinical prognosis overall. Early identification and treatment of rapidly progressive glomerulonephritis is important to preserve renal function, which is a key factor for achieving a good prognosis. Our case is a 11-year-old male who presented with glomerulonephritis after skin infection. He was diagnosed as crescentic glomerulonephritis in kidney biopsy. It has been reported that rapid progressive glomerulonephritis after acute poststreptoccoccal glomerulonephiritis is rare and has a good prognosis after treatment

10.A Rare Neoplastic Disease of Childhood: Multifocal Epithelioid Hemangioendothelioma
Özge Bayrak Demirel, Serap Karaman, Ayse Ozkan Karagenc, Deniz Tugcu, İbrahim Adaletli, Rejin Kebudi, Aysegul Unuvar, Zeynep Karakas
doi: 10.5222/j.child.2019.93275  Pages 48 - 50
17 yaşında kız hasta, karaciğerde dört farklı segmentte insidental olarak saptanmış epiteloid hemanjioendotelyoma tanısıyla tarafımıza refere edildi. Karaciğer trucut biyopsi materyalinin tekrar incelenmesi sonucunda epiteloid hemanjioendotelyoma ile uyumlu olduğu görüldü. Yapılan tetkiklerinde akciğer ve beyinde multipl metastatik odaklar saptanan hasta asemptomatik olduğundan tedavisiz izlemine karar verildi. Bir yıllık izlem süresi boyunca herhangi bir semptomu olmayan hastamızın bir yıl sonundaki kontrol görüntülemelerinde kitlelerin boyutlarının artmadığı ve yeni bir metastaz olmadığı görüldü. Multipl metastazı olan epiteloid hemanjioendotelyoma vakaları için bevacizumab terapisi veya cerrahi tedavi yöntemleri uygulanabilmektedir. Hastamızın seyri, kitle boyutlarına ve metastaz yaygınlığına bakılmaksızın, asemptomatik epiteloid hemanjioendotelyoma hastalarının tedavisiz izlemi için cesaret verici olmuştur.
We, herein, introduced a 17-year-old girl in whom the diagnosis of epithelioid hemangioendothelioma was established incidentally. Further detailed examination showed multiple metastatic lesions in the brain and both lungs. The patient was asymptomatic and followed up without treatment for a year. At the first-year control visit, the radiologic examination indicated a stable epithelioid hemangioendothelioma with no new metastatic lesion. The management of epithelioid hemangioendothelioma consists of surgical treatment, drug administration such as bevacizumab or follow-up without treatment. In our case, regardless of the extent of metastatic lesions, follow-up without treatment was preferred because of the asymptomatic clinical status of the patient.

LookUs & OnlineMakale